theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

Yazmak Hayatımı Nasıl Kurtardı, Nasıl Mahvetti ve Nasıl Kurtardı?

0 Okunma

“Yazdığım şey ne kadar bayağı ve ne kadar berbat olursa olsun, romanın ana teması ve harcadığım çaba, benim gibi zavallı bir yazar için dünyadaki her şeyden daha değerlidir.”

André Gide imzalı biyografide Dostoyevski’nin tatminsizliğini anlattığı bu cümle, her ne kadar kendimi en az onun kadar zavallı hissetsem de bir Dostoyevski olmadığımdan benim için başkaca anlamlara da geliyor.

Edebiyata nereden bulaştım? Yazmayı başıma nereden bela ettim? Geçmişte veya gelecekte, zamanın bir noktasında, benim için başka bir ihtimal mümkün müydü?

Bu soruya vereceğim en geniş cevap, otuz sekiz buçuk yıllık hayat hikâyem kadar.

Ama kimseyi bildirimlerinden alıkoymamak için daha kısa bir cevap vermeye çalışacağım.

Yazarlık atölyelerinde, söyleşilerde, bire bir sohbetlerde ve yazışmalarda, tanıdığım tanımadığım yazar adaylarına sürekli benzer tavsiyeleri veriyordum: “Yazdıklarınızla aranıza üçüncü unsurları koymayın. Yayıncıyı, editörü, eleştirmeni, okuru düşünmeden, hesaplamadan yazın.”

Bu atölyeleri, söyleşileri neden yapıyorduk? Önce iyi yazmanın yollarını anlatmak, sonra  yayınlanan, okunan birer yazar olma yolculuğunun kapısını aralamak için.

Ama kendimi sahtekâr gibi hissettiğim bir nokta geldi. Yazmanın öğretilemez bir şey olduğuna inandığımdan değil. Türkiye gerçeğinden. Tanınmayan, ünlü veya fenomen olmayan, hiç değilse doğru çevrelere girmeyen, isimsiz birinin kitabının basılmasının artık neredeyse imkânsız olduğundan…

Bir diğer sebebi de iyi yayınevlerinden çıkmış, ortak yazarlıları saymazsak dört kitap sahibi bir yazar olarak kendi yerimi sorgulamaya başlamamdı. Kendine yüksek çıtalar koyan, gizli ve yaralı bir narsisist veya hiç değilse “yavaş olsun ama istediğim gibi olsun” diyen bir sinameki olmamla da ilgisi olabilir. Ama sadece bu değil.

Mektepli bir edebiyatçı olmamın en büyük sebebi, büyüdüğüm kasabadan bir an önce kaçmayı istememdi.

Ama okumak ve yazmak, akademiden çok daha önce benimleydi. Okuyup yazmayı ve temel matematik işlemlerini beş yaşındayken kendi kendime öğrendiğim için birinci sınıfı okumadım. Sıradan bir üstün zekâlıydım muhtemelen ama ailem ve çevrem bana ısrarla dahi muamelesi yapmalarına rağmen neden bir köy okulunda okuduğumu, vakti gelince polis koleji sınavına veya meslek lisesine gönderildiğimi anladığımda çoktan otuzumu geçmiştim ve bu tecrübeleri artık telafi edemezdim.

Yeni mezunken, on dakikalık bir karar sonucu İstanbul’a gelmemin sebebi bir gün zaten İstanbul’a gitmekle ilgili bir planımın olması değildi. Üniversitenin son senesinden öncesine kadar kitap çıkarmak gibi bir derdim de yoktu. Her şey sonradan gelişti.

KalemKahveKlavye’yi kişisel bir blog olarak açtığımda yıllar sonra bağımsız bir platforma dönüşeceğini de bilmiyordum, iş görüşmelerinde lisans ve yüksek lisans diplomalarımın yerini alacağını da.

Birkaç yıl sonra kitaplarım yayınlanmaya başladı. Hem editör hem yazar olarak yayıncılık dünyasındaydım. Söyleşilerden, imzalardan, fuarlardan zevk alıyordum ama bunları amaç edinmemiştim, tutkumun ve işimin birer uzantısıydı yalnızca…

İlk kitabımın çıktığı sene, 2015, hayatımın en doğru ve en yanlış kararını aynı anda verdim: Evlendim ve kasabaya döndüm. İnsan kaçtığı yere asla dönmemeliymiş. Bunu etimle kemiğimle idrak etmem pandemi dönemine rastlıyor —Ahmet Kaya değilim ama benim de aklım başıma hep sonradan geliyor.

Önce editörlükten soğudum. Çabamızın okurda ve çoğu yayıncıda gerek nitelik gerek ekonomik değeri olmadığından… Halihazırdaki sıkıntıların üzerine bir gün bir yayınevi, anlaştığımız ücretin tamamını ödemeyince ve sebebini sorduğumda “Metinde o kadar da hata çıkmamış” deyince zamanının geldiğini anladım. Oradan sonra sadece yazar adaylarının dosyalarını çalıştım, o da bazen…

2020’de birkaç ay arayla üç yeni kitabım çıktı. Kaosun Kalbi’nin çıkışından üç gün sonra kapanmaya girdiğimiz sürece rağmen tüm kitaplar tekrar baskıları gördü. Elbette her yazar gibi olabildiğince çok satmak, çok okunmak istiyordum. Ama bunun dinamikleri artık çok değişmişti. Kitabı yazmak neredeyse tüm sürecin en küçük parçası haline gelmişti.

Sayıları asla mantıklı bir oranda okura dönüşmeyen takipçilerine her gün kendini hatırlatmak için sosyal medya algoritmalarına göre manevralar yapmak, video çekmek, podcast hazırlamak, mail bültenleri yazmak, tanımayanlara kendini sergilemek için tüm postların altında yorumlarla, her tweetin üstünde alıntılarla varlık göstermek, kitap alıntılarıyla postlar yapmak, tanıdığın tanımadığın bir sürü insana kitabını gönderip hikâyelerinde olsun paylaşmalarını beklemek gibi bir sürü acıklı çaba…

“Zamanın gerçeği bu. Bundan şikâyetçi olman saçma” diyebilirsiniz. Belki de analog ile dijital dönem arasında sıkışan kuşağımın ortak ıstırabı bende daha hassas bir tecelli bulmuştur. Ama bunca zahmet arasında ben kitaplarımı ne zaman yazacak, kalemimi nasıl geliştirecek, en önemlisi, düşünmeye nasıl zaman bulacaktım?

Üstelik hayatımın o dönemine dek hiç fark etmediğim duygularla tanışıyordum: Kaygı ve depresyon. Aslında hep oradalarmış ama gözüm yeni yeni seçiyordu. Evet, asıl yazmak istediğim kitaplar yayınevlerinin önceliği olmadığı için onların talep ettiği kitapları yazmak, yayınlanan kitapların bir süre sonra satışlarının yavaşlaması ve durması ama bu sırada başka kitapların hiç anlam veremediğim başarılarını izlemek gibi somut nedenler vardı. İstanbul’da olmamak, kasabadaki mutsuzluğum ve yalnızlığım da vardı.

Bir kitabınız çıktığında, yayınevi size belli adette kitabı ücretsiz verir, bunun adı “yazar hakkı”dır. Bu adetler bitip yenilerini almak istediğinizde kendi kitabınızı belli bir indirim oranıyla satın alırsınız. Evet, kendi kitabınızı… Evet, parayla… Çünkü sözleşme yaptığınız an, kitap artık yayınevinindir.

Yeraltı Kütüphanesi çıktıktan bir buçuk yıl sonra, gelen kutumda “Hibe Protokolü” konulu bir mail vardı. Depoda kalan 500 adetlik kitap bir vakfa bağışlanacaktı. Bu adetten istediğim kadarını bana bedelsiz gönderebilirlerdi. Birkaç ay öncesine dek ödeme yaparak aldığım kendi kitaplarımı… Türkçesi şuydu: “Kitap artık satmıyor. Depoda yer işgal ediyor. Yeni başarısız yazar adayları ve çok satan yazarlarımız için yer açmamız lazım. Para istemiyoruz, yeter ki bizi bunlardan kurtarın.”

Birkaç gün sonra yüz kitaplık koca bir kutu kapımdaydı. Koridorda bıraktım. Açmadım bile. Okurlarıma bir mektup göndermiştim. Açıp okuyan da olmuştu, almadan iade eden de. Büyütülecek bir şey yoktu. Kutu bir süre sonra koridorun bir dekoru haline geldi. Bir gece uyku arası tuvalete giderken karanlıkta takılıp düşene ve bunun bana ne anlattığını birkaç saniye kadar düşünene dek. Sonra da kilere kaldırdım. Sorun yoktu, üzerine daha fazla düşünmeyecektim.

Ama sanki bunlardan ibaret değildi. Neden bu kadar kötü hissediyordum? İyi bir evlilik, geçinmemi sağlayan işler, denize bakan kirası ucuz bir ev, yakınımda sağlıklı bir ailem… Hepsine sahiptim.

Bir gün oturdum, olmasından korktuğum her şeyi yazmaya karar verdim. “Diyelim ki kırk yaşımı geçmişim, parasızım, başarısızım, yalnızım, kasabadan asla ayrılamamışım veya mecburen bir kez daha dönmüşüm —ne olurdu, ne hissederdim?”

Camus’nün bununla ilgili bir sözü olmalı, intihar etmemize engel olan şeyin önemi gibi bir cümle… Benim için bu, yine yazıydı. Kırklarımdan sonrası için bir canlandırma yapmak üzere oturduğum bu kendi kendine terapi benim irademden hızla çıktı.

Çocukluğumdan beri aklımda ve ruhumda diri kalmış olaylar ve duygular, derinlere bile isteye gizlenmiş başka olayları ve duyguları çekip çıkardı. Tekrarlayan rüyalarım, kâbuslarım, bir rutin haline gelen karabasanlar ve türlü korkular…

Yazı, kazıya dönüştü. Yıllardır -ve hâlâ- tekrar tekrar silip başladığım başka bir romanım vardı, İçini Kaz Kendini Göm. Bu romanın adıyla kendime bir mesaj vermiştim farkında olmadan. Kendimi iyileştirmek için yazmaya başladığım parçalar koca bir bütün oluşturdu, nihayetinde biraz da kurgu ekleyip bir roman haline getirdim. Adı önce Kaygı’ydı. Sonra Sartre’ın bir repliğinden hareketle Diriler Daima Telaşlıdır yapmak istedim. Bunu vakti gelince editörümle konuşurduk.

Nihilizm ile varoluşçuluk arasında gidip gelen bu hikâyeyi o güne kadarki yayınevlerimin haricinde, sadece “en iyi” olduğunu düşündüğüm beş yayınevine gönderdim. İkisi dönmedi. Biri dosyayı hiç görmemişti, yıllar sonra arayıp sorunca üç gün içinde bulup çıkarıp öyle reddedeceklerdi. Olumlu dönen tek yayınevinde, anlaştığımız yayınlanma tarihine bir küsur ay kala toplu istifa ve görev değişimi olunca, yeni editör de bana pek gelmeyecek bir üslupla bir sene ertelemeyi teklif edince dosyayı çektim.

Ve hiçbir şey yapmamaya karar bile vermedim, kendiliğinden bırakmıştım bir kenara. Görmek bile istemiyordum.

Başka şeyler yazmak istiyordum. Senaryo ve tiyatro oyunu vardı kafamda. Evren beni duymuş gibi ülkenin en ünlü yönetmenlerinden biri arayıp iş teklif etti o günlerde. Seinfeld’de Costanza’nın dediği gibi, “Tanrı’nın başarılı olmama asla izin vermeyeceğini” hissettiğimden, daha yönetmenle telefonda konuşurken bile içimden “Bu da yolunda gitmezse kaldırabilecek misin?” diyordum kendime.

Yolunda gitmedi. İstanbul’da buluştuk, kahve içip sufle yedik. Birbirimize önerdiğimiz birkaç hikâyeden, onun önerdiği bir tanesinde karar kıldık. El sıkıştık. Ses kayıtları gönderdi, hikâyeyi geliştirecektim. Birkaç ay sonra bir gece yarısı “Seni rahatsız etmiyorum ama çalıştığını düşünüyorum” diyen mesajla Koreli bir kız çocuğunun işaret parmağını sağa sola salladığı bir GIF gönderdi. Epey ilerlemiştim, o hafta için bir online görüşme yapalım dedim. Hepsi bu. Sonra kayboldu.

“Yok canım, arada mutlaka bir şeyler olmuştur” diye düşünmeniz çok normal ama hiçbir şey olmadı. Yazdıklarımı bile görmedi. Büyük sükse yapan dizisinin ikinci sezon çekimlerine başladığını, settekilere benden bahsettiğini duyuyordum ama benim mesajlarıma cevap vermiyor, aramalarıma dönmüyordu. Bir yıl kadar sonra benzer başka şeylerden bunaldığım bir gün, başka birkaç kişinin yanı sıra yönetmene de yazdım, büyük bir düş kırıklığı olduğunu saygılı biçimde anlattım. On dakika sonra neden bir yıla yakındır dönmediğiyle ilgili açıklamasını okuyordum. Berbat şeyler yaşamıştı o da. Anlıyordum ama Sartre’ın romanıma adını veren hikâyesinin başlığı gibi, iş işten geçmişti.

Olup bitenlerin çok az bir kısmını anlattım.

Bunlar gibi bir dizi olaydan sonra bunalımım daha da depreşti. Sinir krizleri, sağdan sola dönemeyecek kadar yorgun, buhranlı yatışlar, balkonlar ve odalar arasında düşünceli gece yürüyüşleri, uykusuzluklar ve kan uykuları…

İki yıla yakın neredeyse hiçbir kitap okumadım. Kırgınlığımı ve öfkemi onlardan çıkarıyordum içten içe. Bu hayatı kitaplar yüzünden başıma bela etmiştim.

Hikâye ihtiyacımı filmlerden, dizilerden ve oyunlardan karşıladım. Günlük planlama, düşünme işleri haricinde yazmadım. “Demek ki” dedim, “Okumayıp yazmayınca da oluyormuş.” Hayat beni bu noktaya getirdiğine göre demek ki sandığım kadar iyi de değildim. Demek ki benim için tutku falan değildi bunlar. Öyle olsa bile tutku ölmüştü artık. Kasabadan kaçmak için ilk yıl kazandığım orta kalite bir üniversitedeki edebiyat bölümüne gitmemle başlamıştı belki silsile. Yoksul bir ailenin çocuğu olduğumdan ulaştığım en kolay enstrümanın kâğıt kalem olmasıyla hatta. Çocukken elime bir gitar veya bir kamera falan verselerdi her şey farklı olacaktı belki.

Aradan epey zaman geçti aslında. Hayatla, yazıyla, başarı denilen biçimsiz, amorf kavramla ilişkimle ilgili kitaplarca anlatacağım, saplantılı detaylara sahip şeyler düşündüm.

Nerede değişti her şey, tam bilmiyorum. Geçen yıl, yani 2024-2025 döneminde, madem artık yazmak istemiyorum o zaman zamanı paraya çevireyim dedim. Fetiş objelerimden biri olan fincanlara baskılar yapmak istedim. KalemKahveKlavye için online bir marşandiz dükkânı açtım. Tasarımlar yaptım. Odam bir anda atölyeye döndü: Pres makineleri, yazıcılar, mürekkepler, ambalajlar, kolilerce fincan… Tasarımdan kargoya kadar tümünü kendim yaptığım bir operasyonla bir ay dolmadan kâra geçtim. Sonuçtan da memnundum.

Ama birkaç ay sonra, böyle bir zamanda para kazandıran ek bir hobi bulmanın şansına rağmen memnun olmadığımı fark ettim.

Bir gün durup öylece odama baktım. Kendimi yazar gibi hissetmemin üzerinden o kadar zaman geçmişti ki odamın bir zanaat atölyesine benzeyişini aylardır pek kafaya takmamıştım bile.

Sonra da “yazar gibi hissetme”nin ne kadar saçma geldiğini fark ettim. İstediğim kitapların istediğim yayınevlerinde yayınlanmaması, yazdıklarımı kendim de yayınlamamam hatta artık yazmamam mıydı bunun sebebi? Bir “yazarlık kariyerim” olsun istemiştim evet ama yazarlığı kariyere indirgediğimi hiç fark etmemiştim. Aziz Kedi’nin bir röportajında söylediği gibi, “yapma”ya değil “olma”ya takmıştım kafayı. İnsanlara önerdiğim şeyi kendim ihlal etmiştim. Kendimle ve yazıyla arama soktuğum gölgeler ruhumu ele geçirmişti.

Bu düşünceler o gün canımı sıksa da başka bir yönde beni harekete geçirecek bir aydınlanma ânı değildi. Öyle bir ânı sonra da yaşamadım zaten.

Sadece önceleri ara ara yoklayan ve benim manik-depresifliğime yorduğum yazma güdüsü bir yerden sonra tekrar ortaya çıktı ve susmamaya başladı. Bunu tetikleyen birçok dışsal etken var tabii ama en güçlü tetikleyicinin içimde olduğuna emin olacak hale geldim bir yerden sonra.

Yıllardır yaşadığım berbat duygular, durumlar, olayların hepsi yazmayla ilgili değildi.
Ama beni getirdikleri yer yine yazmak oldu.

Üstelik tüm o yıllardan sonra artık yayınlanmakla, görünmekle yani “kariyer”le ilgili o damar artık o bulanık kanı pompalamıyordu.

Kendime “Hiç kimsenin okumayacağını bilsen yine de yazar mıydın?” dedim.
“Çaresizce ama evet” oldu cevabım.

Yarım bıraktığım ve yeni başlamak istediğim hikâyeler, fikirler, sahneler ve karakterler bir türlü susmuyordu. Günler haftalara, aylara bağlandı. Yazın sonunda, kaşıntıyı gidermeye artık karar vermiştim. Bütün makineleri ve malzemeleri annemin evine götürdüm. Sipariş gönderimlerini haftada bire indirdim. Başka odalara götürdüğüm başucu kitaplarımı tekrar odaya getirdim. Kasetçalar ve pikap aldım. Masamı boşalttım, sadece bilgisayar, kalemler ve defterler kaldı. Odam, tekrar “yazarın odası”ydı.

Editör ve yayıncı beğenisi, okur takdiri, çok satma ve çok okunma endişesi, sosyal medya algoritmaları ve dijital pazarlama dinamikleri aradan çıkmıştı artık. Bunca zaman, onca atölyede, söyleşide, yazışmalarda yazarlara ve yazar adaylarına öğütlediğim şeyi kendim başaramamıştım. Ama şimdi o hafifliği hissediyordum.

Balans ve Manevra’nın serseri kahramanı Timur zilzurna sarhoşken, kalbini kırdığı bir kadın gelip hakaretler etmeye başlar. Cevabı her defasında gevşekçe “Ama hâlâ buradasın” olur. En sonunda, sonuna dek hak ettiği tokadı yiyip tabureden düşer, birkaç saniye sonra tekrar kalktığında sırıtarak “Hâlâ burada mısın?” der. Bu neredeyse mizojinik sahneyi bana hatırlatan, kendi içimde böyle bir kavgayı sürekli yapıyor olmam.

Screenshot

Şimdi, bunca zaman sonra tekrar yazmaya ve konuşmaya başlayan bir yazar olarak, sosyal medyada ve atölyelerde en önce şunu söylüyorum: “Yazmak, kimsenin okumayacağını bilseniz de devam edecek kadar güçlü bir tutku mu?”

Çünkü öyle değilse, salt yayınlanmak için yazıyorsanız, çevreniz güçlü değilse, ünlü değilseniz, hiç değilse influencer veya fenomen olmadıysanız, kitabınız kuvvetle muhtemel basılmayacak. Basılsa da o insan kalabalığı, aynı oranda okura dönüşmeyecek. Eğer “Bir şekilde tanınayım da yazarak olmasa da olur” diyorsanız, zaten herhangi bir yazardan çok daha ayrıcalıklı durumdasınız.

Yayıncılığımızın ve kültür ortamımızın bu noktaya gelmesi, hiç değilse yazar olmak isteyenlerle yazmak isteyenleri ayırıyor. Buna da şükür.

Elbette heves edip yazmanın, bir süre sonra vazgeçmenin ayıplanacak, yargılanacak hiçbir şeyi yok. Kimi ne ilgilendirir ki. Hele beklenti de buna göreyse.

Benim bahsettiğim, yazmayı kutsal bir sanat olarak yücelere koymak değil zaten. Yazmanın gerçek anlamını, işlevini görecek bir yere konumlandırmak. Düşünmenin, hissetmenin, anlamanın ve anlamlandırmanın en iyi yolu olduğunu tüm gücüyle idrak etmek.

Hayat berbatken, tüm bahtsızlıklar üst üste geldiğinde, konuşacak birileri varsa bile konuşmak artık anlamını yitirdiğinde veya yorucu olduğunda, olup bitenleri anlasak bile neden böyle olduğunu anlamadığımızda kâğıt kalemin veya klavyenin orada bir yerde bizi beklediğini bilmenin gücünden bahsediyorum.

Ama bunu da klişeleşen “sanatın iyileştirici gücü”ne sıkıştırmıyorum. Sanatın da yazmanın da iyileştirici gücü vardır, evet. Yazmak iyileştirir —ta ki yeniden yaralanana kadar. Tekrar yaralanmayan birinin sanattan, yazıdan hatta yaşadıklarından doğru mesajı aldığından şüphe ederim. Hayat bir kişisel gelişim kitabı değil. Yazmak içdöküşle, sorgulamayla, derinlere dalıp gerçek ve karanlık nedenleri bularak iyileştiriyor. Tekrar yüzeye çıktığımızda biraz daha yeni, biraz daha olgun bir idrak getiriyor.

Tekrar tekrar yaralanacağız. Başka bir yerden veya aynı yerden farklı bir hisle yaralanacağız. Onu iyileştirmek için tekrar yazacağız. Tekrar okuyacağız. Birer yazar olarak yaşamaya, hayata yazıyla bakmaya başladıkça, yazar sezgimiz keskinleştikçe tekrar tekrar yara alacağız. Bu yara bazen bir acıyla veya hüzünle gelecek, bazen şaşkınlık veya anlamsızlık hissiyle. Ama hep gelecek.

Bu yazıyı biraz da üstteki paragrafın doğruluğuna dair kendim için bir kanıt olarak yazdım…

Tüm bunlar hayatı ve olup bitenleri aşırı ciddiye alan, obsesif ve biraz da melankolik birinin sızlanışları gibi gelebilir. Bana da öyle geldi ama artık birçok geribildirimle biliyorum ki bunları dert eden çok insan var. Sadece işin yazmak ve yazarlık yönünde değil, motif olarak benzer durumları ve duyguları yaşayanlar var.

Ben sürekli bir şeyleri değiştirme, yenileme çabası içinde oluşumu dengesiz ruh hallerime bağlıyordum. Ama bundan fazlası olduğunu biliyorum artık. Kendimi şu inançla, bu görüşle, o partiyle tanımlayan birisi değilim ama bir varoluşçu olarak hayata baktığımı, varoluşçuluk diye bir şey olduğunu bilmezken de böyle hissettiğimi artık biliyorum. Tüm bunları dert ediyorum çünkü başka türlüsü nasıl olur bilmiyorum. Bu yüzden de hazır bir kuyudan çıkmış gibi hissediyorken, benzer durumda olanlara anlatmak, çözüm sunmasa bile yalnız olmadıklarını belirtmek için tekrar yazmaya, yazdıklarımı paylaşmaya, bundan sonraki üretimlerimde bunları gözetmeye karar verdim.

Umarım okuyanlara da bir biçimde yararı olur.    

BU YAZIDA BAHSETTİKLERİM ve DAHASI BU VIDEODA:

 

15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://atolye.kalemkahveklavye.com 300 4000 1

Bu kapanacak 0 saniye